Küçükken hep kendimize model olacak, ya da hayran olan diğer insanlarla birlikte kendimizi "fan" grubuna ait hissedeceğimiz birileri olurdu. Spice Girls mesela; 80ler sonu doğan neredeyse her kızın, ilkokul çağında daha doğru düzgün ingilizce bile bilmezken şarkılarını geveleyip dans ettiği Baharat Kızlar furyası epeyce uzun süre dünyayı sallamıştı. Benim en deli fanlık kavramım o yıllarda yaşandı sonra büyüdükçe de kalmadı zaten. Aklı başında insanoğluna da asla yakıştıramam ne bir sanatçıya tapmayı, ne bir takıma fanatiklik boyutunda bağlı olmayı, ne de sigaradır odur budur birşeylere bağımlı olmayı. Çünkü kimse tapılmayı hak etmiyor edemiyor. Bir sanatçı vardır mükemmel şarkı söyler, mükemmel işler yapar, çok da yakışıklı/güzeldir belki, tamam hayran ol da tapma, takdir et, yine de sorgulamadan beğenme önüne her koyduğunu. O da bir insan, her yaptığı mı güzel, her hareketi mi doğru, hiç mi saygını sevgini hak etmeyecek bir şey yapmıyor bu insan, ya da sen mi çobanın her dediğini sorgulamadan yapan koyunlar gibi ona tapmayı görev mi bildin diye sorarlar insana. Kimse sormasa ben sorarım, ben kim oluyorum, hiçkimse, ama nerede başka bir insana sorgusuz sualsiz tapan bir insan görsem üzülüyorum işte. Mesela ben tapmak demeyelim de kendimi bildim bileli hayrandım Sertab Erener'e. En sevdiğim sanatçılar başlığında hep ilk sıradaydı. Yorumu, duruşu olsun, sadece sesiyle, yeteneğiyle tanınması, kendine has, orijinal işler ortaya koyuşu olsun hep oydu en çok sevilen. Onu "rengaaa rengaaa" diye müziği başka yerden alınmış, sözü üstüne uydurulmuş, tamamen ticari amaçla yapılmış şarkılar söylemeden önce bilir severdik biz, saygı da duyardık. Şimdiyse hayranları, milyonlarca saygısız şakşakçıdan oluşuyormuş üzülerek tecrübe ettim bunu. Geçenlerde facebook grubunda gördüm, bir dergi için çekildiği fotoğraflar konmuştu. Baktım benim sevdiğim o doğal, o yüzü boya küpü olmadan, dekolte vermeden de güzel olan, şuh, ve seksi değil içten ve samimi bakan, o sadece sesiyle kolaylıkla yeri göğü inletebilen Sertab çoktan gitmiş, modaya uymuş, sıradanlaşmış. Fotoğrafın altına yorum yazmak geldi içimden, yazdım da ama kendime yakışır, saygılı bir şekilde, keşke zor kadın klibindeki o doğal, masum ama kendini bilen kadın hiç değişmeseydi, böyle büyük bir yeteneğin böyle pozlar verip piyasadaki sıradan yeteneksiz insanlarla aynı pazarlama mantığını benimsemesine gerek yok, eski Sertab'ı özlüyorum gibi bir şeyler yazmıştım. Yazmaz olaydım, Sertab'ı kıskandığım mı kalmadı, 40 yaşına geldiğimde onun kadar güzel olamayacağım mı kalmadı, sanattan ne anladığım mı kalmadı. Kendilerini Sertab hayranı olarak nitelendiren, muhtemelen erovisiondan önce tek bir albümünü bile alıp dinlemeyen insanlar, sanki kendilerine kötü bir şey söylemişim gibi bir anda saldırıya geçti. Kraldan çok kralcı olmanın da ötesindeydi bu komik durum çünkü ben sadece her beyin sahibi insanın yapacağı gibi çok sevdiğim bir sanatçı da olsa beğenmediğim bir şey hakkında fikrimi söylüyordum. Yine insanların ne kadar hoşgörüsüz olduğunu görüp üzüldüm, ama daha da üzüldüğüm Sertab gibi yıllarca hayran olduğum mükemmel bir yeteneğin hayranlarının böyle saygıdan yoksun, tanımadıkları insanlara, hoşlarına gitmeyen bir fikre sahip ve bunu kimseyi rencide etmeden söylüyor diye saldırma hakkını kendilerinde bulan insanlardan oluşmasıydı. Zaten albümlerde de eski tat yok, bir Aslolan Aşktır, Mecbursun, Yara, Lal var mı, ya da o şarkıları söyleyen Sertab şimdi var mı? Nerede Zor Kadın nerede şimdiki "Gözzüm karraaa kalmadı yarraa oldum rengaa rengaaarenk" diyen kadın. Neyse yine konudan epeyce bir saptım, Jehan diyecektim ben size; Jehan BARBUR! Kendi şarkılarını yazan, onlara kendine has sesi ve bir o kadar kendine has yorumuyla hayat veren, gerçekten insanın kalbine dokunan gerçek bir sanatçı! Hala dinlemeyen var mıdır bilmiyorum ama varsa eğer dinlenmesi şiddetle tavsiye edilir. Sertab'dan ağzım yandı, Jehan'ı üfleye üfleye yiyorum ama gün gittikçe kendisine olan hayranlığım artıyor. Tarihi Hava Gazı Fabrikasında ilk defa canlı izleme fırsatı bulmuştum, şimdi de finallerimin bittiği gün 27 Ocak 2011'de güzel İzmir'imi şenlendirecek, final sonrası bize stres attıracak o güzel sesiyle. Konser Bios'ta olacak, biletler de 20 TL. Biz ponponlar kabilesiyle topluca orada olacağız, bu müzik ziyafetini kaçırmamak lazım değil mi? Hem Jehan'ın fanları da daha seviyeli, saygılı insanlardır kesin, ben onlarla daha iyi anlaşırım eminim :) Şimdi kendisinin tazecik albümü Hayat'tan güzel bir şarkı paylaşayım da ruhumuz bol vitaminli gıdasına kavuşsun. Klibi olmadığından sadece dinlemekle idare edeceksiniz ama sesi sizi olmak istediğiniz yere götürmeye yetecektir eminim.
Mutlu kalın :)
NOT: Albüm kapağındaki uğur böcekleri de beni benden aldı.
Aman sakın oflayıp puflayacağımı sanmayın, "hayat çok zormuş da, sınavlar canıma okuyormuş da, uykusuzluk çekilir dert değilmiş de, öyleydi, böyledi de" diyerek. Çünkü şimdi oflayıp puflarsam yıllar sonra hayatın daha gerçek dertleri tepeme bindiğinde gençliğimin baharını sızlanarak heba ettiğim için kendime fena halde kızacağımı biliyorum. O yüzden ben yine çok mutluyum. Üniversiteli olmanın en temel şartlarından biri olan, heyecanla beklenen final zamanı benim için gelmiş bulunmakta efenim, hoş gelmiş sefalar getirmiş. Her şey iyi hoş, okula sadece sınavlara girmek için gitmek ve sabah yetişmek zorunda olduğun bir dersin olmaması tadından yenmez de şu evde geçirdiğim ve ders çalışmam için bana sunulan zamanı verimli geçirmeyi üniversiteyi bitirmeden öğrenebilecek miyim bilmiyorum. Sürekli bir bahaneler, yok efendim odam çok dağılmış onu onu toplayayımlar, salondaki lamba günlerdir çalışmıyormuş onu tamir edeyimler, çok bunaldım How I Met Your Mother'ın yeni bölümünü izleyip neşeleneyimler hepsi, ders çalışma fikrini adeta ertelemek için beynimin içinde yarış halindeler şu günlerde. Ben zaten yoldan çıkmaya hazır... Neyse bu gün de öyle bir gündü işte. Öğleden sonra Construction & Materials sınavından çıkıp(ki saat 3'ü biraz geçiyordu), eve gelip yarınki İspanyolca sınavına çalışmaya başlamam bu saati buldu(ki bu da 10 buçuğu biraz geçe oluyor) Bu süre boyunca kayda değer bir şey yaptım mı? Şu salondaki çalışmayan lambayı tamir etmek için saatlerce çalışan ama başarılı olamayan babama ara ara yardım edip, aynı zamanda dizi izlemeyi saymazsak kocaman bir HAYIR! Ama sonra, günlerdir aklımda olan ve sonunda bu gün "Aklımda kalacağına midemde kalsın" diyerekten harekete geçip pişirdiğim kekle belki de günün en anlamlı eylemini gerçekleştirdim. Bir kek pişirmenin nesi anlamlı diye sorabilrisiniz, haklısınız, lakin o kek ki şekeri, kakaosu tam olan dozuyla, ağzınızla leziz bir at bırakıp yumuşacık pofuduk kıvamıyla çiğnerken sizi mutluluktan havalar uçurup garip sesler çıkarmanıza sebep oluyorsa, kendisi kuşkusuz günün kahramanıdır. Bana çalışma enerjimi veren, motivasyonumu en üst düzeye taşıyan, nescafemle tanışır tanışmaz kaynaşıp akşamımı şenlendiren el emeği göz nuru emektar kekime huzurlarınızda sevgilerimi sunuyorum. İyi ki varsın kek! Kek demişken KeKuM'u da çok seviyorum ben!
Bu günlük bahanelerim bittiğine göre artık huzur içinde çalışmaya başlayabilirim. Sınavları olan arkadaşlara başarılar, kek olmaz başka bir şey olur, siz siz olun çalışma zamanınızı renklendirecek mutlaka bir şey bulun. Ve tabiki mutlu kalın :)
Epeyce uzun bir aradan sonra eski sanatsal aktifliğime geri dönmeye başlıyorum galiba ve insanın kendi kendine döndüğünde daha doğrusu dönebildiğinde yaşadığı huzuru ve hazzı hissetmenin yerinin bambaşka olduğunu bir kez daha anlıyorum. Malum günümüz öğrenciliği, hepimiz hipodromdaki atlar gibi çoğunu kendimiz bile koymadığımız hedeflere ulaşmak için koşturup gidiyoruz, gözümüzde en son moda at gözlükleri. Zaman çabucak geçiyor ve bizim zamanımızın çoğu sınavlar, projeler derken farkına bile varmadan akıp gidiyor. Etrafımızda neler olup bitiyor, biz koştururken nelerden mahrum kalıyoruz düşünmeye bile fırsatımız olmuyor ki. Eskiden böyle değildim ben, hiçbir zaman çok çalışan hatta oturup saatlerce ders çalışan bir öğrenci olmadım açıkçası, ama vaktimi hiçbir zaman da boş şeyler için harcamazdım. Daha küçücükken babam elimden tutar yeni sergilenecek bir operaya, baleye, vizyona girmiş yeni bir filme götürürdü beni. En kötü ihtimalle her ay babamın da korist olduğu İzmir Devlet Klasik Türk Müziği Korosu konserlerine giderdik ailecek. Şimdi çok çalışkan bir öğrenci olduğumdan falan değişmedi bunlar, sadece yapmam gerekenler çoğaldı, yapmadığımda altında ezileceğim sonuçlar ağırlaştı ama İrem bu yeni durumdan hiç mi hiç hoşlanmadı. İşte bu yüzden ne yapıp edip eski hayatıma kavuşmak için hayatımın iplerini biraz daha sıkı tutmaya en azından az biraz planlı yaşamaya karar verdim. Planlarım tabi ki çok küçük detayları içermiyor ama bilenlerin bildiği İrem'in hayatından eksik olmaması gereken aktiviteler artık çok daha özenle bir köşeye not alınıyor. İşte güzel İzmir'imde; hayat, hava ve yol şartları, ekonomik durumlar elverdiğince katılmayı planladığım birkaç etkinlik:
~KONSER:"Oi Va Voi"
Yıllar yıllar önce bir arkadaşımın yolladığı ve o günden beri ne zaman"en sevdiğim şarkılar" adlı bir kategori düşünsem ilk sıralara yerleştirdiğim "Yesterday's Mistakes" adlı mükemmel şarkının yaratıcı, yorumlayıcı mükemmel grup Oi Va Voi İzmir'e geliyor. Hep Çeşme'ye geliyorlardı da gidemiyordum bu sefer kesin gitmeliyim diyorum ama etkinlik çizelgem epey bir dolu, vakit-nakit sıkıntıları da çok baskın gelmezse Ocak ayının en nadide etkinliklerinden biri olabilir kendisi. Kendileri 13 Ocak 2011'de Ooze Venue'de performanslarını sergileyecekler, bilet fiyatları ise 34,5 TL. Oi Va Voi'yi bilmeyenler varsa buyrunuz dinleyiniz efenim.
~ TİYATRO: " Henry ve Alice'in Gizli Yaşamı "
İzmir Devlet Tiyatrosu bünyesinde Konak Sahnesi'nde 16 Ocak 2011 tarihine kadar oynanmaya devam edecek olan oyuna epeyce uzun bir zamandır gitmek istiyordum. Sonunda bu isteğimi karara dönüştürüp 16 Ocak Pazar günü 14.00 seansına biletimi almış bulunmaktayım. Oyunun konusu oldukça ilgi çekici. "Oyun, bir karıkocanın iletişimsizliklerinden gelen kısır döngüyü kırmak için fantezi dünyasına sığınmaları ve karıkoca arasındaki sürtüşm
elerin onları düşürdüğü durumu eğlenceli bir şekilde anlatan romantik bir komedidir." diyor internet sitesinde. Kadın ve erkek dendiğinde zaten durup bir düşünmemek olmaz, bu iki zıt yaratığın birbirleriyle ilişkileri üzerine olan her bir şey ilgimi fazlayısla çekiyor zaten. Oyunla ilgili daha ayrıntılı bilgiye buyrun buradan ulaşın: http://www.devtiyatro.gov.tr/web/oyunlar/oyun1035.html . Pazar günü gideceğim seans için biletlerin çoğu tükenmiş durumda, gitmek isteyenler varsa ellerini çabuk tutmalarını öneriyorum. Bilet fiyatları TAM 10 TL, ÖĞRENCİ 6 TL ve biletler internet üzerinden de kolaylıkla alınabiliyor, üşenip de "Şimdi kim gidecek Konak'a da bilet almaya?" diyenlerin bahanesi kalmadı :)
~KONSER: "Fatih Erkoç-Kerem Görsev Trio"
Bu yazıyı yazarken fonda çalanın da Fatih Erkoç'un küçüklüğümden beri içim geçerek dinlediğim, kimselere benzemeyen sesi olmasını özellikle ayarladım itiraf ediyorum. Fatih Erkoç-Kerem Görsev Trio "Live Performances" adıyla raflarda yerini alan nadide albümü dinliyorum ve kendimi şimdiden moda sokmaya çalışıyorum. Neden mi? Çünkü 22 Ocak'ta, bu albüm kapsamında gerçekleşecek olan özel konsere gideceğim! Kerem Görsev'i 3,5 yıl kadar önce Atatürk Kültür Merkezi'nde dinleyerek kendisine hayran olma eylemini gerçekleştirmiştim ama Fatih Erkoç'a hayranlığımı somut bir platforma taşıyacak etkinliğe katılma şansına henüz erişememiştim.(Bodrum'da Marina Yatch Club'ın önünden geçerken durup dinlemeyi saymazsak tabi.) Konser biletleri biletix'ten temin ediliyor ve fiyaları da balkon 67 TL, salon 84 TL. Konser saati de salon konserleri kış saatine göre daha farklı; 21.00.
~KONSER: "İzmir Gençlik Senfoni Orkestrası Film Müzikleri Konseri"
Bu da gitmeyi çok isteyip, aşırı ilgiden dolayı salonun erkenden dolması nedeniyle kapıdan çevrilerek giremediğim, yani izleyip dinleyemediğim bir başka konserdi. Kalbim mi temiz yoksa benim şu evrene uyguladığım secret olayları fazlaca mı geri dönüşümlü bilmem ama bu konserin haberini aldığımdan beri cidden çok heyecanlıyım. Öncelikle orkestradan bahsetmek istiyorum çünkü orkestra yeni kurulduğu için varlığını bilen şanslı kişilerden biri olmayabilirsiniz :) Hepsi zehir gibi, içlerinde canım dostum Çağıl'ın ve pek çok arkadaşımın da olduğu 65 işsiz konservatuvar mezunu gençten oluşan ve genç ve çok yetenekli şef Mustafa Necati Karataş tarafından yönetilen bu orkestra 6 Ekim 2010'da Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde aktif sanat hayatına başlamış bulunuyor. Benim gidemediğim film müzikleri konseri de onların ikinci konseriydi zaten. Yılmamış ve yeni yıl için özel hazırladıkları latin ve tango eserleri seslendirdikleri muhteşem konsere erkenden gitmiştim.(yani İklime'm, Kutlu'm ve Melis'imle birlikte gitmiştik:)) Gerçekten İzmir'in böyle bir orkestraya ihtiyacı vardı, ama yaptıkları işi daha da zorlu kılan bazı gerçekler de var; yani İGSO(İzmir Gençlik Senfoni Orkestrası) hiçbir kurum ya da üniversiteye bağlı olmadan kurulan Türkiye'nin ilk bağımsız orkestrası olarak çalışmalarını hiçbir destek almadan yürütüyor olmaları ve bu önemli faktöre rağmen ortaya koydukları sonucun böylesine tatminkar oluşu gerçekten takdire şayan. Ama neyse ki aldığım güzel bir haber, bu soruna yönelik İzmir'e yakışır bir çözümün getiriliceği müjdesini verdi bana. Başkan Aziz Kocaoğlu'nun talimatıyla İGSO, Ahmet Adnan Saygun Senfoni Orkestrası adıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesine bağlanacak ve orkestradaki çok değerli arkadaşlar da belediyenin birer kadrolu sanatçısı olacaklarmış. Ne diyelim, gerçekten kısa sürede sergiledikleri başarılarla bu sonuç hiç de şaşırtıcı değil, fazlasıyla hak etmişlerdi. Ne diyordum, hah evet konser diyordum, fazla konuştum konserden bahsetmeyi unuttum. Efenim 31 Ocak 2011 tarihinde biz Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde unutulmaz film müziklerini, bu değerli orkestranın yorumuyla ve tahminimce pek de mutlu bir halde dinliyor olacağız, eğer henüz o tarihe yapılmış bir planınız yoksa bence kaçırmayın. Unutmadan, konser ücretsiz olacağından 20.00'de başlayacak olan konsere en az yarım saat önceden gelip yerinizi ayırmanızı da öneriyorum. Yapının kendine ait ücretsiz otoparkının da bulunduğunu söyleyerek Ocak ayı kültür sanat küpü başlıklı yazımı sonlandırıyorum. Bu etkinliklerden en az birinde görüşmek dileğiyle.
Öncelikle hoş geldim faslını yaptım yapmasına da, bir haftadır nasıl bir tempodaymışım ki tek kelime yazacak ne halim ne de zamanım olamadı. Ama neyse ki şu an tüm hafta içi yorgunluğu, uykusuzluğu, beyin ve kas uyuşukluğundan arınmış olarak, elimde meyve tabağım(anne sağolsun), sıcacık odamın en güzel köşesinde, pencere kenarı yatağımda keyifle bu satırları yazıyorum.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere dün gece Çılgın Hırsız yani orijinal adıyla "Despicable Me"filmini izlemiş bulunmaktayım. Aslında epeyce uzun bir zamandır, hatta fragmanı sinemalarda yeni gösterilmeye başladığından beri hep aklımda, hatta kekuyla birlikte aklımızdaydı izlemek. Ama hayat şartları, dersler, işler güçler derken Eylül'de vizyona giren filmi anca izleyebildim. 3 boyutlu olamadı ama olsun. Film Amerikan yapımı bir animasyon filmi, elbette komedi. Bu filmle ilgili yazılacak sayfalarca yazı, yapılacak çokça analiz olamaz elbette. Sonuçta amacı doğrultusunda yapılan yani izlerken hoşça vakit geçirten, elbette kalbinize ailevi bağlardan yumuşakça dokunan, ayrıca özellikle benim gibi küçük sevimli nesnelere, canlılara ilginiz varsa yer yer sesinizin en tiz tonuyla sevgi tepkileri verdiğiniz güzel bir filmdi. Kuşkusuz benim bu filmde en keyfile izlediğim şeyler; o minyon ordusundaki her bir küçük sarı yaratık, yaptıkları her saçma ama komik şey, çıkarttıkları her garip ses. Ve elbette kocaman gözleri, incecik sesi ve en az minyonlar kadar komik ve tatlı hareketleriyle Agnes. Zaten hayatımın oldukça yorucu ve zor gittiği şu günlerde ihtiyacım olan film tam da buydu. Çok yoğun geçen bir haftanın son iş gününde, beni düşünmeye, beynimi kullanmaya, algılamak için frekanslarımı sonuna dek açık tutmaya ve dikkatimi vermeye iten bir film o gece için bana fazlaydı. İyi ki yapmışım diyorum ve filmle ilgili bir başka güzel şeye de değinmek istiyorum. Hep sesle sesler dedim de, film boyunca başrolü yani filme adını veren Çılgın Hırsız'ımız Gru'yu seslendirenin kim olduğunu düşünüp düşünüp çıkartamamıştım. Çok tanıdıktı, aksanlı olduğundan da çıkarmakta zorlandım ama filmden sonra klasik kim neymiş ne yapmış araştırması sırasında, daha önce Melinda & Melinda, Bewitched,Little Miss Sunshine ve Get Smart filmlerinde izleyip çokça beğendiğim oyuncu Steve Caroll olduğunu öğrendim ve bir kez daha takdir ettim çünkü gerçekten de seslendirme, özellikle animasyon filmlerinde oldukça zor ve etkisini iyi olduğunda da kötü olduğunda da film boyunca epey hissettiren en önemli özelliklerden biri. Steve Caroll Gru için mükemmel bir seçim olmuş ve gerçekten ona apayrı bir karakter katmış diyebilirm. Sinemalarda gösterilen türkçe dublajda Gru'yu Ata Demirer seslendirmiş ama bu gün Türkçe fragmanı izlediğimde, Ata Demirer'i oyuncu olarak sevmeme rağmen, altyazılı izlediğim için kendimi şanslı saydığımı söylebilirim. Gerçekten çok farklı. Ve elbette çok tanıdık ve sevilen bir başka ses, How I Met Your Mother'ın Marshall'ı Jason Segel. Filmde Gru'nun sinir bozucu rakipi Vektor'u seslendirmiş kendisi, pek de iyi etmiş, çok sevdik.
Film sonunda oyunculara, yönetmenlera, yapımcılara göz atarken de Christopher Meledandri ismi dikkatimi çekti, ona bakarken de çok çok sevindiğim bir şey öğrendim. Buz Devri 2'nin de yapımcılarından biri olan Meledandri'nin projeleri arasında Addams Ailesi 3D başlığını görünce hemen heyecanlandım ve beni daha da heyecanlandıracak bir şey daha öğrendim. Bilin bakalım gariplikleriye ünlü Addams Ailesi'nin çevrilecek 3. filmini kim yönetecek? Gariplikler büyük bir ip ucuydu bence ki eminim hemen tahmin etmişsinizdir; Tim BURTON! Oldukça heyecanlanmama rağmen filmle ilgili pek kesin bilgi bulamadım ve muhtemelen Tim Burton'un devam eden projelerinden ötürü vizyon tarihini 2014 olarak öğrenince de epeyce hevesim kursağımda kaldı ama olsun. Beklemeye değer olacağına eminim, özellikle seslendirenlerin arasında (filmin stop motion animasyon olacağı haberlerinden yola çıkarak sesi diyorum)Johnny Depp olursa tadından yenmez.
Çılgın Hırsız'dan girdim Addams Ailesi'nden çıktım, biraz karıştırdım, konudan konuya geçtim bahsetmeden duramadım ama eğer benim gibi içinde Tim Burton'ın parmağı olan işleri merakla bekleyen, keyifle izleyenler varsa ve bilmiyorlarsa bu güzel haberden mahrum kalmasınlar istedim. Ve sonuç olarak İrem'ce Çılgın Hırsız filmi, keyifle izlenebilecek, içinde bolca şirinlik, şekerlik barındıran, bittiğinde yüzünüzde bir tebessüm bırakan güzel bir animasyondu. Kukeyle ve yer yer patileriyle eşlik eden Enzo'yla izlendiğindeyse tabi ki en keyiflisi ve Cuma gecesi de böylece tatlanıyor :)
Yepyeni 2011'in en yeni gününün gece yarısında, hatta sabaha karşısında blog alemine hoş buldum diyerekten giriş yapıyorum. Aslında her önüne gelenin bir blog yazarı olmasına şiddetle karşıydım ben. Gerçek hayatta iki kelimeyi bir araya getiremeyen her kim varsa sanal ortamda birer yazar olup çıkıyor da ahkam kesiyor gibi geliyordu bana. Benim de söyleyecek bir sürü şeyim vardı ama kendimi bir bilir kişi edasıyla her şeylere yorum yapan, isyan eden, çok merak konusuymuş gibi her yaptığını düşündüğünü anlatan biri gibi göremiyordum bir türlü. Hala da öyleyim ama bazı şeyler değişiyor ve ben tasvip etmediğim şeylerin içinden faydalı olabilecek şeyler de bulabileceğim fikrine yavaş yavaş alışıyorum galiba. Bu yüzden bu blogda hem kendimi hem de takip edenleri sadece ama sadece iyi sonuçlara, düşüncelere ve hislere sevk edebilecek şeyler paylaşmak istiyorum. Hepimizin hayatında yeterince hatta fazlaca olumsuz şey var ve kimseye bunlara ek olacak herhangi bir yazı yazmak bile istemiyorum. Yani çözüm üretemediğim, sadece sızlandığım yazılar olmayacak. Neler olacak derseniz; İrem'in hayatındaki paylaşmaya değer şeyler, yani paylaştığında okuyan herhangi birine faydalı olabilme ihtimalinin varlığıyla yazılan olaylar, haberler, gelişmeler, etkinlikler, ve daha bir çoğu. Yeni yıla, aldığım yeni kararlara bir de burayı eklemekle iyi mi yaptım kötü mü yaptım zaman gösterecek, ama şimdilik hayalperestliğimin doruklarındayım, umarım hiç oradan inmem gerekmez.
2011 hepinize, yüzünüzden hiç düşmeyecek gülücükler getirsin!